DOLAR 45,4098 0.24%
EURO 53,5661 0.56%
ALTIN 6.874,790,87
BITCOIN 36383940.51521%
İstanbul
17°

PARÇALI BULUTLU

SABAHA KALAN SÜRE

Halkçı Kamu Emekçileri

Halkçı Kamu Emekçileri

06 Mayıs 2026 Çarşamba

Son nefesinde bile teslim olmayanlardan aldığımız bayrağı “Tam Bağımsız Türkiye” mücadelemizde dalgalandırıyoruz.

Son nefesinde bile teslim olmayanlardan aldığımız bayrağı “Tam Bağımsız Türkiye” mücadelemizde dalgalandırıyoruz.
1

BEĞENDİM

ABONE OL

6 Mayıs 1972. Üç kızıl karanfil düştü toprağa. Gencecik Üç devrimci yiğidin yürekleri susturuldu 12 Mart faşizminin mahkemeleri tarafından verilen kararla.

Deniz, Hüseyin, Yusuf… Avuçlarında devrim ateşi, yüreklerinde işçi, köylü ve ezilen, sömürülen halkların güneşi zapt edeceklerine olan inançlarıyla Türkiye devrimin en güzel yüz metresini koştular. İpi en önce onlar göğüslediler.

Mustafa Kemal’in “Ya İstiklal Ya Ölüm” sözünü kendilerine şiar edinerek, “Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye” “Hoşt Amerika Puşt Amerika” sloganlarıyla, “Al Silahı Vur Beline, Emperyalizme Karşı” marşlarıyla antiemperyalist duruşlarından asla vazgeçmediler.

Antifeodal yapılarıyla, ABD’nin Yeşil Kuşak projesine ve 6’ıncı Filoya secde eden Ortaçağcılarla mücadele ettiler.

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” diyerek ki idama giderken haykırdıkları slogandı, Antişovenist tavırlarından asla taviz vermediler.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan  ve Hüseyin İnan,  Birinci Antiemperyalist Kurtuluş  Savaşı’mızı ve onun önderi Mustafa Kemal’i sahiplendiler. Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal ve Tam Bağımsız Türkiye yürüyüşü gerçekleştirdiler ve kendilerini,  Türkiye Devrimin Önderi Hikmet Kıvılcımlı’dan öğrendikleri gibi “İkinci Kurtuluş Savaşçıları” olarak nitelendirdiler.

Bugün 6 Mayıs. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın bedence aramızdan ayrılışının 54’üncü yıldönümü. İşte biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak bugün Denizler’den devraldığımız bayrağı dalgalandırıyoruz. Antiemperyalist, Antifeodal, Antişovenist tutumumuzdan asla taviz vermiyoruz. İnsanlığın kurtuluşu için mücadele ediyoruz ve etmeye de devam edeceğiz. AB-D Emperyalistleriyle, ülkemizi Ortaçağ karanlığına sürükleyen, Faşist Din Devletine doğru götüren gericilik ile mücadelemizi zaferle taçlandıracağız.  (06.05.2026) 

Kahrolsun AB-D Emperyalizmi ve Yerli İşbirlikçileri!

Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!

  Halkçı Kamu Emekçileri

Devamını Oku

AKPgiller çocuklarımıza iki ölümcül yaşam sunuyor; ya tarikat, cemaat evlerinde ya da okullarından koparılarak parababalarına ucuz iş gücü sağlayan MESEM lerde katlediliyorlar.

AKPgiller çocuklarımıza iki ölümcül yaşam sunuyor; ya tarikat, cemaat evlerinde ya da okullarından koparılarak parababalarına ucuz iş gücü sağlayan MESEM lerde katlediliyorlar.
1

BEĞENDİM

ABONE OL

AKPgillerin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından uygulamaya konulan ve Çocuk işçiliğinin yasal kılıfına uydurulmuş hali olan MESEM bu defa Hatay’ın İskenderun ilçesinde bir pastanede stajyer olarak çalışan 16 yaşındaki Mahir Buğra Karagön’ü hayattan sevdiklerinden kopardı. Hem de tatil olan 1 Mayıs Birlik, Dayanışma, Mücadele gününde. Mahir’i bir iş kazası sonucu değil bir MESEM iş cinayetine kurban verdik. Bu ilk değil ne yazık ki son da olmayacak.
FİSA Çocuk Hakları Merkezi (FİSA ÇHM) “Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu 2025’e göre 2025’te en az 115 çocuk, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Bunların 95’i doğrudan çocuk işçi ölümü, 20’si ise işyerinde meydana gelen kazalar olarak kayda geçti. Raporda, bu verilerin çocuk işçiliği ve emek sömürüsünün ulaştığı boyutu ortaya koyduğu belirtilirken, Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) kapsamında “öğrenci” statüsüyle çalıştırılan çocukların da bu yaşam kayıpları arasında yer aldığı ifade edildi. (https://www.isigmeclisi.org/21628-fisa-2025-te-en-az-892-cocuk-onlenebilir-nedenlerle-yasamini-yitirdi)
Çocuklarımızın iş güvencesiz çocuk işçiliğinin yasal modeli olan MESEM çocuklarımızın eğitim haklarını yok saymanın yanı sıra onların bedensel, duygusal , zihinsel ve sosyal gelişimlerini de tehdit eden bir uygulamadır.
Yine İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin verilerine göre; 2013’ten 2024’e kadar 713 çocuk çalışırken hayatını kaybetti, 9 çocuk ise MESEM kapsamında çalışırken öldü. Yine İSİG Meclisi verilerine göre, ağustos ayında hayatını kaybeden 192 işçinin 13’ü 14-18 yaş aralığındaydı.
Diğer yandan MESEM’lere kaydolan çocukların büyük çoğunluğunun orta ve dar gelirli ailelerden geldiği bilinmektedir. Sosyoekonomik düzey düştükçe çocukların bilişsel gelişim açısından daha geriden geldiği düşünüldüğünde, akranlarını yakalayabilmeleri için özel çabaya gereksinim duyan çocukların, işyeri ortamında bu farkı kapatabilmeleri mümkün görünmemektedir.
3308 sayılı kanunda “Tehlikeli ve çok tehlikeli işler veya özellik arz eden mesleklere alınacak çırakların öğrenim ve yaş durumu, ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça belirlenir” hükmü yer almaktadır. Çocukların değil “tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde”, bunların dışındaki işlerde bile çalıştırılmaması gerekir. Çünkü bütün işyerlerinde belli ölçülerde her türlü risk vardır. Çocuklar için riskin olmadığı bir işyerinden söz edilemez.
ILO belgelerinde “çocuk işçiliği”, çoğu kez çocukları çocukluklarını yaşamaktan alıkoyan, potansiyellerini ve saygınlıklarını eksilten, fiziksel ve zihinsel gelişimleri açısından zararlı işler olarak tanımlanır. Bu tanımlar kapsamında çocuk işçiliğinin çocukları köleleştireceği ailelerinden ve eğitimlerinden koparacağı, onları ciddi tehlikelerle, hastalıklarla karşı karşıya bırakacağı aşikardır.
MESEM kapsamında çocukların;
Asgari ücretin altında maaş aldığı,
Çalıştıkları işyerlerinde sık sık iş kazalarına maruz kaldığı (ölümlü, ciddi yaralanmalı)
Eğitim yerine üretime odaklandığı son iki yıllık uygulamalarla açıkça ortaya konmuştur.
Programla birlikte çocukların yetkin yetişkinlerin süpervizyonu ve gözetimi olmaksızın, tek başına veya bir iki arkadaşıyla tüm yılını bir işyerinde geçirmesi, her tür istismara ve arkadaş grubundan kopuk halde, yalnız ve savunmasız kalmasına doğrudan yol açmaktadır. Diğer yandan çocukların ticaret ve piyasaya yönelik bir işte ucuz ve güvencesiz şekilde uzun süreli (1-4 yıl) çalıştırılmaları, ucuz iş gücü faaliyetinin bir parçası haline getirilmeleri de ekonomik sömürü olarak bir istismar çeşididir.
En önemlisi de bilgi-bilim öğretiminden uzak, bir mesleğin rutinleri ile sınırlı, doğrudan işçiliği esas alan bu model eğitim-öğretim sayılamaz. Binlerce yıldan bugüne eğitim-öğretimin iki temel amacı, çocukların beceri ve bilgi edinimini sağlamaktır. Beceri edinimi bir işin rutin sürdürümü değil, çocuğun her tür potansiyelinin açığa çıkarılması ve geliştirilmesidir. Bilgi edinimi ise hayatın ve dünyanın işleyiş tarzlarını, bireyin fiziksel ve biyolojik hayat hikayesini, biyolojik hikayesini mekanizmalarını-sistemini, tarihlerini ve değişim-dönüşümlerini kavrayabilmek demektir. Gerek beceri edinimi gerekse bilgi edinimi bakımından MESEM’ler, olumlu bir model olmadığı gibi, aksine farklı beceri ve bilgi edinimlerini örseleyici, çocuğu bir sınırlı ve savunmasız bir ortama zorlayıcı, her tür tehdit ve riske açık hale getirici bir özelliktedir.
Eğitim ortamının yerini işyeri ile değiştiren, sınıfsal eşitsizlikleri derinleştiren, çocukları ihmal ve istismar riskine açık hale getiren MESEM’ler en yakın zamanda kaldırılmalı, çocuk işçiliğiyle mücadele kararlı biçimde sürdürülmeli, çocuk işçiliğinin tamamen yasaklanması sağlanmalıdır. Eğitim politikalarında çocuğun üstün yararı, katılım hakkı ve gelişim potansiyeli esas alınmalıdır. Çocukların örgün eğitim dışına çıkmasına neden olan bütün, bireysel, toplumsal ve ekonomik sorunlar ortadan kaldırılmalı, herkesin eşit ve özgürce, akıl ve bilime dayalı eğitim olanaklarına kavuşması sağlanmalıdır.
Bunun için artık söylemden, yazmaktan öte bu çürümüş gerici ve okullarımızı peşaver medreselerine çeviren her türden zihin bedensel hasara uğratan eğitim ortaçağcı gerici sistemi kaldırılmalıdır.
Halkçı Kamu Emekçileri olarak çocuklarımız için Demokratik Halk İktidarıyla insanca yaşayacakları eşit özgür bir dünya kurma mücadelesi kazanılana kadar devam edecektir.
HALKÇI KAMU EMEKÇİLERİ

Devamını Oku

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mız kutlu olsun

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mız kutlu olsun
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, yaşam ve geleceğini biricik amaç bildiği halkını emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak yönetim ve egemenliğimizin gerçek sahibi olmakla amacına ulaşacağı kanısındadır.”

İşte 106 yıl önce Meclisin ve hükümetinin işlevini ve aynı zamanda Kurtuluş Savaşı’mıza kaynaklık eden anlayışı böyle ortaya koyuyordu, Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızın Önderi Mustafa Kemal.

 106 yıl önce 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’mıza komuta etmiş ve Emperyalist Yedi Düvele karşı verdiğimiz destansı mücadeleyi kazanmamızda büyük rol oynamıştır.  Saltanat ve hilafetin temsilcilerine isyan bayrağı çeken Ankara Hükümeti, ilk olarak Anadolu’da dağınık olarak direnişe geçen Kuvayimilliye birliklerini tek çatı altında toplayarak kurtuluşa giden yolu açtı. Bu meclis ki bozkırın ortasında açan bir kardelen oldu işgal altında ezilen yurdumuza. Okul sıralarıyla dolu, sobayla ısınan tek katlı bir binaydı ulusun kaderini değiştirecek olan meclisin hali ama aslolan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” iradesinin vücut bulmasıydı 1920’deki inanç. Mustafa Kemal’in “Ya İstiklal, Ya Ölüm!” diyerek Samsun’dan başlattığı Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mız, Ankara’daki o küçücük meclisten çıkan büyük kararlarla “Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır!” emriyle Anadolu’nun bağımsız bir vatan olmasıyla son buldu.

Ama ne acıdır ki Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın zaferiyle kurulan Laik Cumhuriyet’in sembolü olan bu Gazi Meclis; kuruluşunun 106’ıncı yılında “ulusumuzu mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme” teslim olmuştur. İktidarı da muhalefeti de ABD Emperyalist Haydudunun belirleyerek, ceylan derili koltuklarına oturttuğu bu meclis, artık ulusal egemenliğimizin dayanağı değildir!

Bu meclis artık Kanlı Zalim ABD’nin savaş örgütü NATO’ya “Hayır” diyemeyenlerin, “Bir kereden bir şey olmaz” diyenlerin, okullarımız Peşaver Medreselerinden farksız hale gelmişken, yılan yuvası tarikat ve cemaatleri demokrasinin gereği olarak görenlerin doluştuğu bir meclistir. İşte bu kuklalar, kuklacı ABD Emperyalist Haydudunun ajan örgütleri, Pentagon’u, Washington’u tarafından BOP yani Yeni Sevr çerçevesinde oynatılmaktadır. Bu güruh, Türkiye’yi elbirliğiyle adım adım BOP cehennemine doğru sürüklemektedir.

Emperyalist efendileri tarafından 24 yıldır tepemize çöreklendirilen Mustafa Kemal, Laik Cumhuriyet düşmanı AKP’giller İktidarı, bir yandan da ülkemizi Ortaçağcı Faşist Din Devletine doğru sürüklemektedir. İşte bu hain iktidar aynı zamanda çocuk düşmanıdır. “Dindar ve Kindar”nesil yetiştirme hedefleri doğrultusunda Laik ve Bilimsel eğitimim kırıntısını dahi bırakmadıkları eğitim kurumlarımızda çocuklarımız düşünemeyen, sorgulayamayan, akıl yürütemeyen varlıklar haline getirildiler. Beslenme, barınma, eğitim alma gibi en temel çocuk haklarından yoksun bırakıldılar. “Değerler Eğitimi” diye diye, insani ve vicdani tüm değerlerin çökertildiği, bu ahlaksız düzende çocuklarımız kendilerini değerli hissetmiyor artık; vicdani, insani, ahlâki değerler de geliştiremiyorlar ne yazık ki. MESEM’lerde katlediliyor, cemaat tarikat evlerinde tacize tecavüze uğruyor, aç kalıyor, çocuk yaşta evlendiriliyorlar. En temel gereksinimleri olan sevgi ve güven duygusunu tadamıyorlar. Bu çürümüş, kokuşmuş düzen, umutlarını, sevinçlerini, hayallerini, geleceklerini çalıyor çocuklarımızın. Sevginin olmadığı, şiddetin kol gezdiği bir ortamda mutsuz, umutsuz, geleceksiz, güvensiz çocuklarımız.

Oysa 23 Nisan aynı zamanda çocuk bayramıdır. Mustafa Kemal tarafından geleceğimiz olan çocuklara armağan edilmiştir. Dünyada bir ilktir. Ve ne acıdır ki ülkemiz çocukları bugün  çocuk düşmanı bir iktidarın zulmü altında inim inlemektedir.

İşte bu nedenlerle Halkçı Kamu Emekçileri olarak bizler; çocuklarımıza yaşanılacak bir dünya bırakmak adına Mustafa Kemal’in Bursa Nutku’nu görev addediyoruz.  Başta çocuklarımız olmak üzere halkımızın hür güçlü, mutlu bir ülkede yaşamaları için ABD ve AB Emperyalistlerine ve onların yerli işbirlikçilerine karşı var gücümüzle mücadele ediyoruz. Tam bağımsızlığımızı kazanacağımıza cesaretimiz ve bilincimizle ant içiyoruz.

Yaşasın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı!

Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!

Emperyalistler, işbirlikçiler geldikleri gibi gidecekler! 23.04.2026

Halkçı Kamu Emekçileri

Devamını Oku

Birleşik Kamu İş Tüzük Kongresine Giderken

Birleşik Kamu İş Tüzük Kongresine Giderken
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu’muz Bu hafta yapacağı Tüzük Kongresinde

“Konfederasyonun Temel Değer ve İlkeleri

Madde 4- Birleşik Kamu İş,

a) Emeği en yüce değer kabul eder.” maddesini ilkelerine a) maddesi olarak koymayı hedefliyor.

“Emek En Yüce Değerdir” söylemi 12 Eylül 1980’den önce İşçi Sınıfı mücadelesini İşveren Sınıflarıyla işbirliği yapmak olarak kabul eden Türk-İş !in en çok kullandığı söylemdi. Bu yanıltıcı söylem, bugün ne yazık ki kendini solda ifade eden pek çok yapı tarafından kabul edildi. Bu büyük bir yanılsamadır. onuyla ilgili Halkçı Kamu Emekçileri’ nin makalesini bir kez daha yayınlıyorum .

Ülkemiz Solu’nun “Emek” kavramıyla imtihanı: Emeğin dostu musunuz, Emekçinin dostu mu?

Bilimsel Sosyalizmin Friedrich Engels’le birlikte ölümsüz iki kurucusundan biri olan Karl Marks, “Ücretli Emek ve Sermaye” ismiyle yayımlanan eserini, Ekonomi Politik üzerine yaptığı eleştiri çalışmalarını tam olarak sonuçlandıramadığı bir dönemde, 1849 yılında kaleme almıştı. Marks Usta’nın bu konuya ilişkin görüşlerini 1859 yılında yayımlanan “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” isimli anıt çalışmasında olgunlaştırdığı bilinmektedir. Ne var ki yoğun teorik ve pratik çalışmalarından dolayı “Ücretli Emek ve Sermaye” başlıklı çalışmasını tekrar gözden geçirme fırsatı bulamadı.

Söz konusu eseri Marks Usta’nın bedence aramızdan ayrılışının ardından 1891 yılında tekrar baskıya hazırlayan Friedrich Engels, eser üzerinde yaptığı küçük ama zaruri değişiklikleri gerekçelendirirken şunları dile getirir:

“Marks, elbette, 1849 tarihli eski metnini yeni bakış açısıyla uyumlu kılmak isteyecekti. Ve bu baskı için bütün temel noktalarda bu amaca ulaşmak üzere gerekli bazı değişiklikleri ve eklemeleri yapmakla onun düşünüşüne uygun bir işi yerine getirdiğime eminim. Bu nedenle, okura şimdiden söylüyorum: Bu, Marks’ın 1849’da yazdığı değil, ama 1891’de, yaklaşık olarak yazmış olacağı kitapçıktır.” (Ücretli Emek ve Sermaye, Friedrich Engels’in Önsözü, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, İkinci Baskı, s. 9)

Peki nedir, Engels Usta’nın yaptığı? “bazı gerekli değişiklikler”in özü?

Marks 1849’da yazdığı eserinde işçinin kapitaliste belli bir ücret karşılığında “Emeğini” sattığından söz eder. Engels ise, kendi ifadesiyle Marks’ın; “1891’de yaklaşık olarak yazmış olacağı”, ancak ömrünün vefa etmediği kitapçıkta işçinin “Emeğini satması” olgusunu “Emek gücünü satması” olarak değiştirmiştir. Ve bu değişikliğin nedenini açıklarken, Bilimsel Sosyalizmin, Marksist Ekonomi Politiğin terimlerinin ne kadar önemli olduğunu şöyle ifade etmektedir:

“Buradaki sorunun basit bir söz hilesi olmadığını, ama tersine, tüm politik ekonominin en önemli noktalarından biri olduğunu görebilsinler diye, bu açıklamayı işçiler için yapmam gerekiyor.” (age)

Aynı noktayı, günümüzde “Ücretli Emek ve Sermaye” olarak bilinen eseri “Gündelikçi İş İle Sermaye” ismiyle dilimizdeki en doğru kavramlarla çeviren Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı da şu şekilde ifade eder:

1847 yılında Karl Marks, Brüksel Alman İşçiler Birliğinde bir sıra konferanslar vermişti. Bu konferanslar 1849’dan beriye Neue Rheinische Zeitung’da (Yeni Ren Gazetesi) yayınlandı: Broşürümüz o idi. Ama orada kalmadı, Engels’e göre Marks, Siyasal ekonominin eleştirisine son noktasını 1859’da koydu. Demek bundan 12 yıl önce eksik-artık bulunacaktı. 1891 Nisanı sonunda Engels bu eksik-artığı onardı ve; ‘İşte, dedi size, broşür, ama hiç de Marks 1849’da onu nasıl kaleme aldıysa öyle değil, belki aşağı yukarı 1891’de nasıl yazacaksa öyle’. Engels’in yaptığı ‘değişiklik ve katkılar’ bir noktada bağlanır: İşgücü (İnsanın elinde, sinirinde bulunan güç, enerji) ile İş (yani bu gücün kullanılışı) arasındaki ayrılığı pekiştirmek ve besbellileştirmek.

“Bu ayrım ilk bakışta göründüğünden pek daha önemlidir (zorunludur): İşçi kapitaliste, ‘işi’ni değil, ‘işgücü’nü satar: çünkü bu gücü kendisi kullanamaz; iş araçları yoktur.

“Görülüyor ki İş ile İşgücü arasındaki ayrım göz önünde tutulmadıkça, Marksizmin en temel tezleri anlaşılmaz kalır.” (Hikmet Kıvılcımlı’nın “Gündelikçi İş İle Sermaye” adlı çevirisinden, s. 10-11)

Gördüğümüz gibi Engels, düşünceleri ve pratiğiyle İnsanlık Tarihini bir daha geri dönülemeyecek şekilde değiştiren bir dâhinin, Marks’ın yapıtında bile bu tür değişiklikleri yapmayı zorunlu görüyor.

Neden?

Yukarıda ifade edildiği biçimiyle “Emek” ile “Emek gücü” arasındaki ayrım, Kıvılcımlı Usta’nın Türkçeye daha doğru biçimde çevirdiği şekliyle “İş” ile “İşgücü” arasındaki ayrım; Ekonomi Politiğin en önemli noktalarından biri olduğu için. Oysa yüzeysel bakıldığında “Emek” ile “Emek gücü” arasında ya da İş ile İşgücü arasında tek kelimelik bir fark vardır. Ancak o tek kelimelik fark, Engels tarafından “politik ekonominin en önemli noktalarından biri” olarak değerlendirilmektedir.

Buradan çıkaracağımız sonuç; maddi dünyanın zihnimize yansımasıyla oluşan düşüncelerimizi dile getirirken kullandığımız araç işlevi gören dilin, dillere ait terimlerin, kavramların elden geldiğince doğru kullanılması gerektiğidir.

İnsanlar bireysel yaşantılarında kendilerini, edindikleri ya da sonradan öğrendikleri dile ait kavramlarla ifade ederler. Toplumsal iletişimin kaçınılmaz aracıdır dil. Bir toplumun ortak dili, en genel düzeyde, insanlar arasındaki iletişim köprüsüdür. O köprü yoluyla birilerine sevgimizi veya kızgınlığımızı ifade edebiliriz, isteklerimizi belirtebiliriz, geçmişte yaşanmış olayları anlatabilir ya da geleceğe ilişkin tasarımlarımızı ifade edebiliriz. Bu bakımdan kişinin düşüncelerini tam anlamıyla, doğru kavramlarla ifade etmesi, hem kişi açısından hem toplum açısından hem de maddi gerçeğe sadakat açısından çok önemli bir gerekliliktir.

Bu gereklilik kendisini “örgüt” hatta “sınıf örgütü” diye tanımlayan yapılar için de fazlasıyla geçerlidir. Bu örgütlerin de maddi gerçeği en iyi şekilde yansıtacak kavramları yerli yerinde ve doğru biçimde kullanmaları gerekir. Çünkü bu kavramlarla kitleler üzerinde etkili olmaya, onları belli bir yöne kanalize etmeye çalışırlar ya da en azından çalışmaları gerekir.

Ancak ne yazık ki Türkiye’de kitleler üzerinde etkili olma iddiasındaki kimi örgütler; bırakalım kitlelere öncülük etmeyi, Sınıf Biliminin, Bilimsel Sosyalizmin en temel kavramlarından bile bihaberdirler. Bu duruma verilebilecek çok örnek vardır. Biz burada sadece “Emek” kavramına nasıl şaşı bakıldığını, bu durumun bu örgütleri ne kadar trajikomik bir duruma düşürdüğünü anlatmakla yetinelim.

Emek nedir, ne değildir?

Konumuz “Emek”…

Emek meselesini elbette her konuyu olduğu gibi Sınıf Bilimi çerçevesinde, Bilimsel Sosyalizm çerçevesinde ele almamız gerekir. Ancak şimdilik sadece basit tanımından, sözlük tanımından yola çıkalım.

Türk Dil Kurumu “Emek” kavramını Toplum Bilimi çerçevesinde; “İnsanın bilinçli olarak belli bir amaca ulaşmak için giriştiği hem doğal ve toplumsal çerçevesini hem de kendisini değiştiren çalışma süreci” olarak tanımlar.

Demek ki Emek, insanlar tarafından “bilinçli olarak, belli bir amaca ulaşmak için” sarf edilen çalışma süreciymiş. Ve bu sürecin sonunda insan “hem doğal ve toplumsal çevresini hem de kendisini değiştir”irmiş.

Peki, en genel çerçevede nedir insanın bilinçli olarak ulaşmak istediği amaç ya da amaçlar? Ya da insanın yaşam savaşının en önemli amaçları nelerdir?

İki şeydir: Üretim ve Üreyim.

Yani en basit anlatımıyla insanın karnını doyurabilmesi, diğer temel ihtiyaçlarını giderebilmesi, kısacası hayatta kalabilmesi için üretim sürecinin içinde yer alması gerekir. Bununla birlikte türün gereği olarak neslini devam ettirebilmek için de üremesi, çoğalması gerekir.

İşte Emek kavramının niteliği de insanın hayatta kalması için zaruri olarak içinde yer alması gereken Üretim sürecinin biçimiyle doğrudan bağlantılıdır. Sınıfsız Toplumda sarf edilen insan emeğiyle Sınıflı Toplumda, onun bir aşaması olan ve Geniş Yeniden Üretimin egemen olduğu Kapitalist Toplumlarda sarf edilen insan emeği nitelikçe bambaşka şeylerdir.

Dikkat edersek Marks, girişte sözünü ettiğimiz çalışmasına “Emek ve Sermaye” dememiş, “Ücretli Emek ve Sermaye” adını vermiştir. Çünkü Emek ile Ücretli Emek farklı şeylerdir. Bakın bu konuda Marks ne diyor:

“(…) Emek her zaman ücretli emek, yani özgür emek olmamıştır. [Köleci Toplumda] Köle, emek gücünü [Kıvılcımlı Usta’nın daha doğru çevirisiyle İşgücünü] köle sahibine satmıyordu, öküzün hizmetini köylüye satmaması gibi. Köle, sahibine, emek gücüyle birlikte bir kez ve tümden satılır. O, bir efendinin elinden ötekine geçebilen bir metadır. Kölenin kendisi bir metadır, ama emek gücü kendi metası değildir. [Feodal Toplumda] Serf, emek gücünün yalnızca bir bölümünü satar. Toprak sahibinden bir ücret almaz; daha doğrusu, toprak sahibi ondan haraç alır.

“Serf, toprağa aittir ve ondan elde ettiği ürünleri toprağın sahibine teslim eder. Öte yandan, [Kapitalist Toplumda] özgür emekçi kendisini satar, ve öyle ki, kendisini parça parça satar. Yaşamının sekiz, on, oniki, onbeş saatini her gün açık artırmada en yüksek teklifi verene, hammaddelerin, iş aletlerinin ve geçim araçlarının sahibine, yani kapitaliste satar.” (age, s. 27-28)

İlkel Komünal Toplum sonrası ilk Sınıflı Toplum biçimi olan Köleci Toplumla birlikte insanlar kendi Emekleri üzerindeki denetimlerini kaybetmişlerdir. Daha önceleri harcanan İnsan Emeği doğrudan harcayan kişi aracılığıyla toplumun tekelinde ve denetimindeyken; Köleci Toplumda Efendi tarafından, Feodal Toplumda Toprak Sahibi tarafından, Kapitalist Toplumda ise İşveren tarafından gasp edilir.

Ancak Kapitalizmdeki Emek gaspı, diğer Sınıflı Toplum biçimlerinde görülen Emek gaspından nitelik olarak farklıdır. Meta üretimine dayalı olan Kapitalizmdeki Emeğin kendisi de artık bir metaya dönüşmüştür. İlkel Komünal Toplumda insanlar kendi Emeklerini gönüllü bir şekilde, iradî olarak yaşantılarının bir parçası haline getirirler. Bu nedenle de etkinliğinin, yani Emeğinin ürünü aynı zamanda kişinin, dolayısıyla da kişiden ayrısı gayrısı olmayan toplumun amacıdır.

Örneğin İlkel Komünal Toplumda kişi su testisi yapmak için Emek harcamışsa, bu etkinlik sonunda amacına, yani su testisine ulaşır. Emek harcayarak yaptığı su testisini kendisi de kullanabilir, başka birinin Emeğiyle yetiştirilmiş olan, örneğin bir tavukla da değişebilir. Ancak her durumda kendi Emeğinin ürününün kaderini ve denetimini elinde tutar.

Ne var ki Kapitalizmde Emek, kişinin gönüllüce yaşantısının bir parçası haline getirdiği bir etkinlik değildir; yaşamını devam ettirmek için göstermek zorunda olduğu bir özveridir. Devamını Marks’tan izleyelim:

“Ama emek gücünün [İşgücünün] ortaya konması, emek, işçinin kendi yaşam-etkinliği, onun kendi yaşamının bildirimidir. Ve, işçinin, gerekli geçim araçlarını elde etmek için bir başkasına sattığı bu yaşam-etkinliğidir. Bu yüzden, onun yaşam-etkinliği kendisi için bir var olabilme aracından başka bir şey değildir. O, yaşamak için çalışır. Onun gözünde, emeği, yaşamının bir parçası değil, daha çok, yaşamının bir özverisidir. Bir başkasına devrettiği bir metadır. Bundan dolayı da, etkinliğinin ürünü, onun etkinliğinin amacı değildir. Kendisi için ürettiği şey, dokuduğu ipek değildir, madenden çıkardığı altın değildir, yaptığı saray değildir. Kendisi için ürettiği şey, ücrettir, ve ipek, altın, saray onun gözünde belirli bir miktar geçim aracına, belki pamuklu bir cekete, bir miktar bakır paraya, bodrum katında kiralık bir odaya dönüşür.” (age, s. 26-27)

Gördüğümüz gibi Ücretli Emek ya da Kıvılcımlı Usta’nın deyimiyle “Gündelikçi İş”, işçinin yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak için kapitaliste belli bir ücret karşılığında feda ettiği bir yaşam etkinliğidir. Bu etkinliğin sonucu olarak da “Değer” ortaya çıkar. İşte klasik olarak Kapitalizmin sömürü mekanizması, İşçi Sınıfının yani Proletaryanın yarattığı tüm Değerlere, İşveren Sınıfı yani Burjuvazinin el koymasına, Artıdeğer sömürüsüne dayalıdır. Kıvılcımlı Usta’nın çevirisinden görelim:

“(…) Kapitalist satın aldığı işgücünü kullanır. ‘İş’, kendisini doğuran ‘işgücü’nün değerinden artık bir değer yaratır: Artık değer budur. İşgücü kullanılmaya başladığı zaman işçinin değil, kapitalistin malı (ona satılmış olduğundan), bu gücün yarattığı bütün ‘İş’ yani artık değerle birlikte bütün ‘değer’, kapitalistin eline geçer; karşılığı ödenmeyen Artık-değer bedavadan kapitalistin cebine girmiş olur: İşçinin sömürülmesi, ‘karşılığı ödenmemiş işçi hakkının çalınması’ denilen şey de budur, ilh.” (age, s. 11)

Marks ise aynı gerçekliği şu şekilde ifade eder:

“Ve günümüz toplumunun tüm ekonomik yapısı budur: Bütün değerleri üreten yalnız bu işçi sınıfıdır. Çünkü değer, emeğin bir başka anlatımından başka bir şey değildir, ve bu deyimle, günümüz kapitalist toplumunda belirli bir metada içerilmiş toplumsal bakımdan gerekli emek miktarı belirtilmektedir.” (Karl Marks, Ücretli Emek ve Sermaye, s. 18)

Gördüğümüz gibi Devrim Ustalarına göre Değer, Emeğin bir başka anlatımından başka bir şey değildir. Engels de Emek ve Değerin özdeşliğini şu şekilde ifade etmektedir:

“(…) emek bütün değerlerin üreticisidir. Var olan doğal ürünlere iktisadi anlamda bir değeri ancak emek verir. Değerin kendisi, bir şey içinde nesneleşmiş [kristalize olmuş] toplumsal bakımdan gerekli insan emeğinin ifadesinden başka bir şey değildir.” (F. Engels, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Üçüncü Baskı, s. 292)

Bir kez daha vurgulamaktan kaçınmayalım: Marksist Ekonomi Politiğe göre Emek, Değerdir. Çevremizdeki metaların tamamı Emeğin ürüne dönüşmüş, kristalize olmuş biçimlerinden başka şeyler değildir. Su içtiğimiz bardak, yemek yerken kullandığımız tabak, seyahat ettiğimiz araçlar, yazı yazmakta kullandığımız kâğıt kalem; kısacası yaşamsal etkinliklerimizde kullandığımız ne varsa, içinde belirli miktarda Emeğin, İşçi Sınıfının Emeğinin kristalize olduğu metalardır.

“Emek en yüce Değer” midir, “Emek Dostları” kimlerdir,

“Emek Örgütleri” hangileridir?

İşte yukarıda ana hatlarıyla, Bilimsel Sosyalizm çerçevesinde anlattığımız Emek kavramı ne yazık ki bizim dışımızdaki Türkiye Sol Ortamı tarafından ya hiç anlaşılmamış ya da yanlış anlaşılmıştır. Bu kavrayışsızlık sadece bugüne özgü bir durum değildir. Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı da bedence aramızda olduğu yıllarda, Türkiye Devrimi’ne teorik ve pratik önderlik yaptığı yıllarda, Emek kavramına yönelik şaşı bakışı ifşa eder, eleştirir ve meseleye doğru bakışı netçe ortaya koyar.

Örneğin zamanın ABA Oportünistleri (Aybar, Boran, Aren) önderliğindeki TİP’in Programı’nda şunlar yazılıdır:

“Özellikle geri kalmış toplumlarda ekonomik ve sosyal ilerlemenin, bağımsızlık içinde kalkınmanın en büyük daya­nağı emektir.”

Kıvılcımlı Usta, TİP Programı’ndaki Emek meselesine yönelik bu şaşı bakışı teşhir eder ve meselenin özünü Marksist Ekonomi Politik açısından netçe, dupduru ortaya koyar:

“Demek “Kalkınmanın” emekten başka “dayanağı” da mı var?

“Var ya: Sermaye… Tüm burjuva ekonomi bilimi, hep o emek dışında değer yaratıcı şeyleri arar. Bizimkilerin orijinalliği:

“1) “Sermaye” sözcüğünü burada anmayarak, “emeği” “en büyük” saymakla kalır.

“2) Emeğin “özellikle geri kalmış”lar için büyük dayanaklı­ğına inanır. Ya ileri Toplumlarda emek “en büyük dayanak” de­ğil midir? Hele bir “ileri” olalım. Görürüz…

“Böylesine “Emekten yana” oluş, her işverenin en kutsal ül­küsü değil midir?

“Çünkü Kapitalizm içinde yaşadığımızı kimse unutamaz. Ka­pitalizmde, İşçi için “emeği” yok İşgücü vardır. İşçi başka sata­cak hiçbir şeysi kalmamış insan olarak işgücünü pazara çıkarır. İşgücünün “Emek” olması, işverenin eline geçtikten sonra, işye­rinde başlar. İşgücü işçinin, onun kullanılması ile doğan Emek, iş­verenin “Kişi mülkü” olur.

“Demek azıcık bilimsel konulunca, Kapitalizmde Emek: İşve­renin mülkü olduğuna ve işveren yanında bulunduğuna göre, “Emekten yana” olmak, işverenden yana olmaya döner. Sosya­lizm, Kapitalizmde “İşgücünden yana”dır; işveren “Emekten yana”dır. ABA’cıların, hot sosyetede o denli hoşaflı karşılanış­ları da bundan ileri gelir.” (Hikmet Kıvılcımlı, Uyarmak İçin Uyanmalı, Uyanmak İçin Uyarmalı, Derleniş Yayınları, Dördüncü Baskı, s. 22)

Gördüğümüz gibi Kıvılcımlı Usta çok net ve en cahil insanımızın dahi anlayabileceği durulukta Emeğin işçinin değil, işverenin mülkü, hatta “kişi mülkü” olduğunu ifade ediyor. “Emekten yana” olanın aslında işverenden yana, “Emek dostu” olanın da işveren dostu olduğuna işaret ediyor.

Peki, Emek konusuyla ilgili TİP Oportünizminden bugünlere bir milim dahi ilerleme kaydedilmiş midir bizim dışımızda kendini “sol” olarak ifade eden örgütler tarafından?

Ne yazık ki hayır…

Bugünkü örgütler de bu konudaki şaşı bakışı sürdürüyorlar. Örneğin bu örgütlerin pankartlara yazdıkları, dillendirince bir şey söylediklerini zannettikleri bir slogan, bir sözde tespit vardır, bildiğimiz gibi. ABA’cı oportünistlerin “en büyük dayanak” dediği gibi onlar da “Emek en yüce Değerdir”, derler.

Yukarıda Emeğin ne olduğunu biz değil, aslında Bilimsel Sosyalizmin Kurucuları anlatıyor, Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı anlatıyor. Onlara göre Emek eşittir Değerdir.

Peki bu çerçevede “Emek en yüce Değerdir” deyince aslında ne söylemiş oluyor bu örgütler?

“Değer en yüce değerdir.”

Mantıkta kavramların bu şekilde yeni bilgi içermeksizin, doğrudan kendileriyle tanımlanmalarına “Totoloji” denmektedir, bildiğimiz gibi. Emeğin bu şekilde nitelendirilmesi de bir totoloji örneğidir.

“Emek en yüce Değerdir” ifadesinin mantıkla çeliştiği bir diğer nokta da şudur:

Burada olduğu gibi Emek kavramını, Değer kavramının belli bir sıfat yönünden “en” düzeyine çıkarılmış bir biçimi (en yüce, en kutsal vb.) olarak alırsak; bu önerme, Kıvılcımlı Usta’nın da yukarıda belirttiği gibi, Emek olmaksızın Değer yaratacak başka şeylerin de var olduğunu kabullenmemizi gerektirir. Oysa Devrim Ustalarının yukarıdaki anlatımlarından netçe gördüğümüz gibi Emek, bütün değerlerin üreticisidir ve Değer, Emeğin farklı bir anlatımından başka bir şey değildir. “A” ile “B” aynıysa “B”, “A”nın en yücesi ya da en kutsalı olamaz; bu, en basit mantık kurallarına bile aykırıdır.

Emek kavramına yönelik bu şaşı bakış, kimi örgütlerin kendilerini tanımlama biçimlerinde de karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’deki çeşitli siyasi eğilimlerin etkisindeki örgütlerden büyük çoğunluğu kendilerini “Emek Örgütü”, “Emek Dostu” olarak tanımlarlar. Kimisi de hızını alamayarak “Emek Partisi” bile kurar. Kimileri ise işi iyice sulandırarak “Emeğin İktidarı”nı kurmaya kalkar.

Şimdi bu siyasi ve örgütsel anlayışların çeşitli yayın organlarında yer verdikleri haberlerden birkaç örnek aktaralım:

“Emek örgütleri, Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’ın kıdem tazminatının fona devrini yeniden gündeme getirmesine karşı açıklamalar yaptı. Kamu sendikaları da dahil olmak üzere işçilerin kazanılmış hakkı olan kıdem tazminatının gasbedilmesine izin verilmeyeceğini ifade eden emek örgütleri, gerekirse genel grev kararı alınacağı uyarısında bulundu.” (https://www.evrensel.net/…/emek-orgutlerinden-reform…)

“Sağlık emek ve meslek örgütleri, Ağız ve Diş Sağlığı Hizmeti Sunulan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelik’in yaratacağı olumsuzluklara itiraz etmek amacıyla bugün (30 Aralık 2014) Sağlık Bakanlığı önünde ortak basın açıklaması yaptılar.” (https://www.ttb.org.tr/haberarsiv_goster.php…)

https://www.halkcikamuemekcileri.org/…/turkiye-solunun…

“Emek ve meslek örgütleri, barış akademisyenlerinin yargılanacağı dava öncesi çağrıda bulunarak, “Barış talebini yargılamak, yaşam hakkını, demokrasiyi ve ortak geleceğimizi yargılamak anlamına gelmektedir” dedi” (http://sendika63.org/…/akademisyenlerin-davasi…/…)

“Krizin sorumlusunun AKP hükümeti olduğunu ifade eden emek örgütleri, iktidarı uyararak “Krizde yüzde 1’i değil yüzde 99’u koruyun” dedi. Emek örgütleri de vatandaşlara bir çağrı yaptı.” (https://ilerihaber.org/…/emek-orgutlerinden-akpye-uyari…)

Yukarıda farklı tarihlerdeki ve farklı içeriklerdeki haberlerden yaptığımız alıntıların sonundaki linklerden, bu haberlere hangi siyasal veya örgütsel anlayışların yer verdiği kolayca anlaşılabilir. Bu haberlerde ortaklaşılan şey, “Emek örgütü” tanımlamasıdır. Allah için biz bunları Emekçi örgütleri zannediyorduk. Meğerse bunlar “emek örgütleri” imiş.

Halkçı Kamu Emekçileri

Devamını Oku

Selam Olsun 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü Yaratanlara!

Selam Olsun 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü Yaratanlara!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Selam Olsun 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü Ruhuna ve Özüne Göre Yaşatanlara!

Selam Olsun 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Örgütlü Mücadeleyi Örenlere!

8 Mart 1857… Kapitalizmin vahşi çarklarının döndüğü Amerika’da İşçi Sınıfı insanlık dışı koşullarda çalışmaktadır Kadını, Erkeği ve Çocuğuyla …Bu düzene insanoğlu dayanır mı? Hele yaşamı üreten kadınlar, güneşten de önce uyanan kadınlar? İnsan isyan ruhludur….Bir kıvılcım yeter.

Bu kıvılcım günde 15-16 saat çalışan ancak çok düşük ücret alan New York’lu Dokuma İşçisi Kadınlardan gelir. Daha iyi yaşama koşulları, eşit işe eşit ücret ve 8 saatlik işgünü talepleriyle greve çıkarlar İşçiler. Ne yazık ki Parababalarının bugün de yaptığı gibi, grev zorla ve kanla bastırılır.

1910’da 8 Mart, Clara Zetkin’in önerisiyle 8 Mart 1857’de katledilen kadın işçileri anmak ve mücadele günü olarak kutlanmak üzere 2. Enternasyonal’e bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda, Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak oybirliğiyle kabul edilir ve o günden bugüne 8 Mart’lar bizler için hem anma hem de mücadele günü olarak devam ede gelir.

İşte bu katliamın üzerinden 169 yıl geçti.

Dünyada ve ülkemizde değişen bir şey var mı kadınlarımız, erkeklerimiz ve çocuklarımız açısından?

Parababaları 1800’lerde, 1900’lerde neyse bugün de aynı şekilde vahşi ve acımasız.   İşçi Sınıfımızı, emekçi kadınlarımızı, çocuklarımızı ölümüne sömürüyor, fabrika cehenneminde yakıyor ve kanlarını emiyorlar.

Coğrafyalar farklı olsa da sömürü, katliam aynı şekilde devam ediyor.

ABD’de 1857 yılında yaşananlar 2025 yılında Kocaeli Dilovası’nda bir fabrikada 3’ü çocuk yaşta olmak üzere 6 kadın ve 1 erkek işçinin göz göre göre yandığı yangından farklı mı? Ya da hakları için direnen kadın erkek işçilere yapılan saldırılar o zamanki baskı ve zulümden farklı mı?

İşte  MESEM’lerde katlettikleri çocuklarımız…             

İşte her gün acımasızca, vahşice katledilen kadınlarımız…

İşte tarikat, cemaat ve gerici derneklerde yaşamları, masumiyetleri ve gülüşleri çalınan çocuklarımız….

Ya Dünyada yaşananlar…

ABD Emperyalizminin azgın saldırıları devam ediyor. Önce Venezuela, Küba ve şimdi de Ortadoğu’daki bekçi köpeği İsrail ile birlikte İran’a saldırısı. Küba ‘da ABD ambargosu nedeni ile çocuklar, bebeler ilaca ulaşamazken İran’da kız çocuklarının okuduğu okulu hedefli bombalayarak 165 mazlum yavrunun bedenini parça parça ediyor canavar Emperyalizm…

Görüldüğü üzere her hücrelerinden kan ve pislik akıyor bu Emperyalist Parababaları düzeni ve bu düzenin bekçiliğini yapan Ortaçağcı Gericiliğin. Her gözeneği kötülük, ahlâksızlık, acımasızlık dolu! Kötülüğe doymuyorlar! Sınırsız kötülüklere; en çok da küçücük çocuklara, kadınlara reva gördükleri akıl almaz, yürek dayanmaz, insanlık dışı kötülüklere doymuyorlar. Hiçbir insani, ahlaki ve vicdani değere sahip olmayan Parababaları, tüm dünya halklarına, işçilere, kadınlara, çocuklara kan kusturuyor, cehennem hayatı yaşatıyor.

 Hele ülkemiz gibi Ortaçağcı Gericiliğin egemen olduğu toplumlarda bu sömürü ve ayrımcılık daha da azgınlaşmaktadır.

Bir taraftan Ortaçağcı gerici yuvalarda işlenen suçların üstü AKP’giller yargısı tarafından ya örtülüyor ya da gerekli cezalar verilmeyerek suçlular ödüllendiriliyor. Bu nedenle her yıl hem kadın cinayetleri hem de kadına, çocuğa yönelik istismar olayları artıyor.

Meclis’te bu ve benzeri konuların araştırılması için verilen önergelere AKP’giller ve onun suç ortağı MHP hep ret oyu veriyor. Bizzat AKP’giller’in Reisi ve içlerinde kadınların da olduğu Bakanları tarafından yapılan “kadın erkek eşit değildir, bir kereden bir şey olmaz, küçüğün rızası vardı” gibi akıl almaz açıklamalarla kadına yönelik şiddeti ve kadın, çocuk istismarını AKlayıp, yarattıkları kul kişilikleri bu suçları işlemeye özendiriyorlar. Bu nedenle AKP’giller döneminde kadına yönelik şiddet %1400 artmıştır. 2025 yılında 457 kadın erkekler tarafından katledilmiştir, 2026’da ise katledilen kadın sayısı bugün itibarıyla 70’dir. 20 Şubat 2026 tarihinde ise bir günde 6 kadın katledilmiştir.

Şunu da unutmamak gerekir. Kadına ve Aile üyelerine yönelik şiddeti engellemede büyük öneme sahip İstanbul Sözleşmesi’nden AKP’giller’in Reisi tarafından bir gece çekilme kararı alınması da kadına yönelik şiddetin artmasında öneml bir rol oynamıştır.

Yaşamına devam eden biz kadınları ise Ortaçağcı Gericilik nerede ise nefes aldıramaz hale getirmek istemektedir.

Ortaçağcı Gerici AKP’giller nafaka süresi kısıtlansın, nafaka yerine “mehir” getirilsin, evlilik yaşı düşürülsün istiyorlar. Yani Medeni Kanun’un yerine Şer’i Hukuk getirilsin istiyorlar. Artık böyle bir düzende Kadının özgürlüğü olan Laiklikten bahsedilebilir mi?

Yine 4+4+4 eğitim modeli ile kız çocukları okuldan uzaklaştırılmakta, kadınlar iş yaşamından alıkonulmak istenmekte, çalışan kadınlarımız ise düşük ücretlerle, sigortasız çalıştırılmaktadır. Ülkemizde etkisi her geçen gün artan işsizlik ve pahalılık cehennemi başta kadınlarımızı ve tüm halkımızı her geçen gün daha da yoksullaştırmaktadır.

Ey insanlığın yarısı olan kadınlarımız dolayısıyla bugün her zamankinden çok daha gür, çok daha kararlı, çok daha bilinçli şekilde 8 Mart’ın özüne sahip çıkmalı ve örgütlü mücadeleye katılmalıyız.       

Halkçı Kamu Emekçileri olarak her 8 Mart’ta olduğu gibi bu yıl da Kadın Erkek El Ele Birlikte Mücadeleye  şiarıyla alanlarda olacağız.

Kahrolsun ABD-AB Emperyalizmi!

Kahrolsun ABD!

Ortadoğu’dan Defol!

Laiklik Kadının Özgürlüğüdür!

Yaşasın 8 Mart!

Halkçı Kamu Emekçileri

8 Mart 2026

Devamını Oku