02 Temmuz 2026 Perşembe
2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı’nın 33. Yılı!
Sivas Katliamı’nı ve daha birçok katliamı NATO’ya bağlı Süper NATO da denilen Kontrgerilla yapmıştır, katliamda maşa olarak Ortaçağcı şeriatçıları kullanmışlardır. ABD-AB’nin savaş ve katliam örgütü NATO 1949’da kuruldu ve kuruluşundan 3 yıl sonra, 1952 ‘de Türkiye, ABD uşağı Bayar-Menderes iktidarı tarafından hızla NATO’ya üye yaptırıldı.
Ülkemizde CIA-Pentagon İslamı ile kafayı yakmış, Laiklik, Mustafa Kemal düşmanı canileri yetiştirdi, besledi, büyüttü emperyalistlerin kanlı soykırım örgütü NATO.
Önceleri İngiltere’nin, sonraları ABD’nin -CIA’nın palazlandırdığı tarikat ve cemaatler, dini hassasiyeti olan ailelerin çocuklarını örümcek ağlarına hapsedip, zihinlerini dini dogmalarla yakarak, bir daha kolay kolay düşünemeyecek hale getirdiler. Madımak Oteli’nin önünü dolduran, Şeriat naraları atan bu cani sürüsü, Sovyetleri çevreleyip yok etmek amacıyla oluşturulan ABD yeşil kuşak projesinin eseriydi. Çünkü Kanlı Zalim ABD, sosyalizmin Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye, buradan da Ortadoğu’ya doğru yayılmasından korkuyordu. Onların bu hain emellerine hizmet edecek insan tipi, kul kişilikli, düşünemeyen, sorgulamayan, insan tipiydi. Bu emperyalist çakallara, ümmet zihniyetiyle inmelendirildiği için içinde en ufak vatan sevgisi taşımayan, vatanımızın yeraltı-yerüstü kaynaklarını emperyalistlere peşkeş çekmekten adeta zevk duyan, vatan, millet düşmanı hainler gerekiyordu. Tefeci-Bezirgân sermaye ve onun ideolojisi olan şeriatla donatılmış, öbür dünyadan başka bir şey düşünmez, yine öbür dünya için bağlandığı CIA yetiştirmesi şeyhi sus deyince susan, vur deyince vuran, sırtına bomba tak, kendini patlat deyince patlatan, canlı canlı insan yak deyince yakan insanlıktan çıkmış insanlar gerekiyordu. NATO’nun babası ABD, CIA bu kul kişilikli Ortaçağcı insan tipini yaratmada hızla yol aldı. Orta Doğu toplumlarının ciddi bir kısmının sütünü bozup, bu bağımsızlıkçı sosyalist mayalanmayı engelledi.
Sosyalizm ülkemizde ve bölgemizde yayılırsa ne olurdu?
Şu olurdu: ülkemizdeki ve Ortadoğu’daki ABD varlığı, sömürüsü son bulurdu. ABD Emperyalizmi tası tarağı bile toplayamadan def olur giderdi, Filistin özgür olur on binlerce masum kadın, çocuk öldürülemezdi. Siyonist İsrail kurulamazdı, Yugoslavya, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye parçalanamazdı, Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mız ile yırtıp çöpe attığımız Sevr, BOP çerçevesinde formatlanıp önümüze Yeni Sevr olarak konamazdı, bölge kanla gözyaşı ile değil, bilimle, sanatla, yüksek yaşam düzeyi ile başarılarla anılırdı.
Burada tarikat-cemaat bataklıklarını besleyen damar, Ortaçağ artığı irticanın kaynağı, ülkemizde capcanlı duran ve AKP’nin omurgasını oluşturan Tefeci Bezirgân sermaye sınıfıdır. Bu hain, vatan ve ulus düşmanı sınıf, Finans-Kapital ile etle tırnak gibi kaynaşarak yeraltı-yerüstü tüm değerlerimizi emperyalizme peşkeş çekmekte, halkımıza ölümlerden ölüm beğendirmektedir.
İşte 33 yıl önce Sivas’ta aydınlarımızı diri diri yakanlar bu emperyalist çakalllar ve onların yerli işbirlikçileridir, ABD-AB Emperyalistleri tarafından palazlandırılan Ortaçağcı gericiliktir.
Emperyalistlerin kanlı katliam örgütü NATO birkaç gün sonra, 7 Temmuz’da yeni katliamlar, saldırılar planlamak üzere ülkemize, Ankara’ya geliyor. Bizler, Halkçı Kamu Emekçileri olarak tam da bu nedenlerle, bulunduğumuz her yerde “NATO’ya Hayır” demeye devam ediyoruz. “Halklara zulüm, kan, gözyaşı ve ölüm getiren katil NATO ülkemizden defol!” diyoruz.
Sivas Katliamı büyük bir insanlık suçudur ve hep söylediğimiz gibi bir kez daha söyleyelim insanlık suçlarında zaman aşımı yoktur!
Sivas’ın hesabı er ya da geç sorulacaktır.
Buna inancımız tamdır.
Kahrolsun ABD-AB Emperyalizmi!
Katil NATO Ülkemizden Defol!
Katil NATO Ortadoğu’dan Defol! (02.07.2026)
HALKÇI KAMU EMEKÇİLERİ
“Öğretmenler, egemen sınıfların emir kulu ya da yönetici tabakalarının çocuk avutucuları değildirler.
Öğretmen yalvarmaz.
Öğretmen boyun eğmez.
Öğretmen el açmaz.
Öğretmen ders verir.”
Fakir Baykurt
Bir ABD, İngiltere ve İsrail projesi olan, 24 yıldır ülkemizin başına musallat edilen AKP’giller’in eğitim alanında yarattığı derin yaralardan biri mülakat mağduru öğretmenlerin atanmaması, güvencesiz çalışma koşulları, taban maaş haklarının olmaması ve kendilerine verilen sözlerin tutulmaması olmuştur.
Öğretmenler de hakkını aramak ve seslerini duyurmak için aileleriyle birlikte en temel demokratik haklarından biri olan ifade özgürlüğünü kullanmak istemişlerdir.
Ne yazık ki Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası ve Mülakat Mağduru Öğretmenler Platformu Ankara’nın göbeğinde polis barikatları, polis şiddeti ve gözaltılar la karşı karşıya kalmıştır.
Böl parçala yönet politikasıyla öğretmenleri ayrıştıran AKP’giller özel sektör öğretmenlerini güvencesizliğe mahkûm etmiştir.
Vatan topraklarımızı satan, kamu mallarını aşıran, ülkemizin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini talan eden yabancı ve yerli Parababalarına, kadın düşmanlarına, kadın katillerine, çocuk istismarcılarına, doğa ve hayvan katliamcılarına kalkması gereken eller eğitim emekçilerine kalkmıştır.
Halkçı Kamu Emekçileri olarak meslektaşlarımızın ve ailelerinin haklı mücadelesinin yanındayız.
Okullarımızın Ortaçağcı gerici, emperyalist politikaların kuşatması altına girmesine, eğitim emekçilerinin ucuz iş gücü olarak görülmesine asla izin vermeyeceğiz.
İnsanca yaşanacak ücret, taban maaş hakkı, adil atama sistemi, laik, bilimsel, demokratik, parasız bir eğitim sistemi sağlanana dek mücadelemizi sürdüreceğiz.
ITUC ve ETUC Adlı Sarı, İşbirlikçi Uluslararası Örgütlere Katılmak,
ABD-AB Emperyalistlerinin ve Siyonist İsrail’in Yanında Yer Almaktır!
Birleşik Kamu-İş Konfederasyonumuzun web sitesinde;
“EMEĞİN SINIRLARI AŞAN DAYANIŞMASINI KURMAK İÇİN ILO KONFERANSINDAYIZ. Genel sekreterimiz Şükrü Balun ve uzmanımız Hasan Halil Gönül’ün de aralarında bulunduğu heyetimiz, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Cenevre’de düzenlediği Uluslararası Çalışma Konferansının 114. oturumuna katıldı” başlığı ile verilen haber şöyle devam ediyor:
“Kapitalizmin, en vahşi sömürü biçimlerini en global halde kullandığı çağımızda, emek mücadelesinin de sınırları aşması gerektiğinin bilinciyle, Kamu-İş olarak uluslararası bir emek dayanışması için harekete geçtik.
“Genel sekreterimiz Şükrü Balun ve uzmanımız Hasan Halil Gönül’ün de aralarında bulunduğu heyetimiz, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) Cenevre’de düzenlediği Uluslararası Çalışma Konferansının 114. oturumuna katıldı. Dünyanın çeşitli ülkelerinden 187 işçi ve işveren temsilcisinin katıldığı bu büyük organizasyonda en önemli başlıklardan biri ise emek örgütlerinin, ülke sınırlarını aşan ölçüde dayanışmasını sağlamak.” (https://www.birlesikkamuis.org.tr/haber/emegin-sinirlari-asan-dayanismasini-kurmak-icin-ilo-konferansindayiz/plxquzolpyai0mxowomrp38z)
“Emek” kavramının yanlış kullanımı ile ilgili, meraklısı için bir kez daha, geçmişte bu konuyla ilgili yaptığımız açıklamayı hatırlatalım. Dileyen arkadaşlarımız söz konusu yazıyı aşağıdaki bağlantıyı tıklayarak okuyabilirler:
Kamu-İş’in ILO Konferansına katılım ile ilgili sitesinde yaptığı açıklamada şöyle bir ifade geçmektedir: “Heyetimiz ayrıca, konferans süresince çeşitli ülke temsilcileri, sendikal örgütler ve uluslararası emek kuruluşlarının temsilcileriyle bir dizi temas ve görüşme gerçekleştirdi. ETUC ve ITUC ile yapılan görüşmelerde konfederasyonumuzun bu uluslararası emek örgütlerine üye olmasının ilk adımları da atılmış oldu”
Burada Kamu-İş ve bağlı sendika üyelerini endişelendiren ve öfkelendiren bir ilişkiye dikkat çekmek istiyoruz. Kamu-İş Heyeti, ETUC (Avrupa Sendikalar Konfederasyonu) ve ITUC (Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu) ile görüşmüş ve bu örgütlere üyelik için ilk adımları atmış!
Kamu-İş Konfederasyonumuzu dostça uyarıyoruz:
ETUC ve ITUC, kuruluşlarından bugüne kadar İşçi Sınıfı başta olmak üzere emekçilerin haklarının işverenlere ve büyük emperyalist tekellere peşkeş çekilmesinde rol almış sarı sendikal yapılanmalardır.
Bu sarı, işveren güdümlü örgütlerin geçmişinde savaş kışkırtıcılığı, antikomünizm, NAZİ işbirlikçiliği de vardır. Emperyalist Haydutların İşçi Sınıfı içine yerleştirdiği Truva Atı olan bu sözde konfederasyonlar, günümüzde İsrail, ABD ve Avrupa Birliği destekçiliği, rüşvet, lobicilik gibi mafyatik yöntemlerin hepsini kullanmaktadır.
Bu örgütlere Türkiye’den TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK ve KESK üye olmuştur.
TÜRK-İŞ, ETUC ve ITUC’u ve öncülleri olan örgütlenmeleri destekleyen CIA bağlantılı AAFLI (Asya-Amerika Hür Çalışma Enstitüsü / Asian-American Free Labor Institute) tarafından 1980 yılına kadar yıllık 600 bin Dolar fonlanmıştır.
HAK-İŞ’i anlatmaya ihtiyaç var mı?
KESK ve DİSK, 1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren hızla geçmişlerinden, ilkelerinden ve değerlerinden uzaklaşarak TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ ile aynılaşmaya başlamışlardır. DİSK en son Genel Merkezini Ankara’ya taşıyarak bu aynılaşmaya tüy dikmiştir.
Türkiye’de büyük ve acı bir sendikalar faciası yaşanmaktadır. İşte tam da bu noktada KAMU-İş’in, Tüzüğüne Sınıf ve Kitle Sendikacılığını koyarak TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK ve KESK dörtlüsünden ayrı bir şekilde İşçi Sınıfı ve emekçilerin bağımsız sınıf hattını yürütmelidir.
KAMU-İŞ uluslararası sendikal örgütlerine üye olmak istiyorsa, daha önce de ifade ettiğimiz ve kongrelerimizde önergeler sunduğumuz, işçi ve emekçilerin çıkarlarını gerçek anlamda savunan, Sınıf Temelli sendikal mücadele yürüten DSF-WFTU (Dünya Sendikalar Federasyonu)’na üye olmalıdır. Bu konuda öncü davranış göstererek DSF’ye üye olan, Konfederasyonumuza bağlı Genel Sağlık-İş Sendikamızı kutluyoruz.
7-8 Eylül 2024 tarihinde yapılan Eğitim-İş 7. Olağan Genel Kurulunda Halkçı Kamu Emekçileri olarak Eğitim-İş’in DSF’ye katılması için önerge vermiştik. Önergemiz Genel Kurul tarafından kabul edilmesine rağmen yeni seçilen MYK, açıkça Tüzüğe aykırı davranmış, DSF’ye başvuru yapılmayarak Genel Kurul kararını yerine getirmemiştir. Eğitim-İş MYK’sı 7. Olağan Genel Kurulunda alınan kararı uygulamalı ve Kamu-İş’e bağlı tüm sendikalarımız DSF’ye üye olarak sınıf temelli bir sendikal mücadeleden yana tutum almalıdırlar.
Halkçı Kamu Emekçileri olarak Birleşik Kamu-İş Konfederasyonumuzu ETUC, ITUC gibi işçi, emekçi ve halk düşmanı örgütlerden ve sarı sendikalardan uzak durmaya, bunlarla hiçbir ilişkiye girmemeye çağırıyoruz.
Bu konuyu sonuna kadar takip etmeye devam edeceğimizin de altını çizmek isteriz.
12 Haziran 2026
Halkçı Kamu Emekçileri
6 Mayıs 1972. Üç kızıl karanfil düştü toprağa. Gencecik Üç devrimci yiğidin yürekleri susturuldu 12 Mart faşizminin mahkemeleri tarafından verilen kararla.
Deniz, Hüseyin, Yusuf… Avuçlarında devrim ateşi, yüreklerinde işçi, köylü ve ezilen, sömürülen halkların güneşi zapt edeceklerine olan inançlarıyla Türkiye devrimin en güzel yüz metresini koştular. İpi en önce onlar göğüslediler.
Mustafa Kemal’in “Ya İstiklal Ya Ölüm” sözünü kendilerine şiar edinerek, “Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye” “Hoşt Amerika Puşt Amerika” sloganlarıyla, “Al Silahı Vur Beline, Emperyalizme Karşı” marşlarıyla antiemperyalist duruşlarından asla vazgeçmediler.
Antifeodal yapılarıyla, ABD’nin Yeşil Kuşak projesine ve 6’ıncı Filoya secde eden Ortaçağcılarla mücadele ettiler.
“Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” diyerek ki idama giderken haykırdıkları slogandı, Antişovenist tavırlarından asla taviz vermediler.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, Birinci Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızı ve onun önderi Mustafa Kemal’i sahiplendiler. Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal ve Tam Bağımsız Türkiye yürüyüşü gerçekleştirdiler ve kendilerini, Türkiye Devrimin Önderi Hikmet Kıvılcımlı’dan öğrendikleri gibi “İkinci Kurtuluş Savaşçıları” olarak nitelendirdiler.
Bugün 6 Mayıs. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın bedence aramızdan ayrılışının 54’üncü yıldönümü. İşte biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak bugün Denizler’den devraldığımız bayrağı dalgalandırıyoruz. Antiemperyalist, Antifeodal, Antişovenist tutumumuzdan asla taviz vermiyoruz. İnsanlığın kurtuluşu için mücadele ediyoruz ve etmeye de devam edeceğiz. AB-D Emperyalistleriyle, ülkemizi Ortaçağ karanlığına sürükleyen, Faşist Din Devletine doğru götüren gericilik ile mücadelemizi zaferle taçlandıracağız. (06.05.2026)
Kahrolsun AB-D Emperyalizmi ve Yerli İşbirlikçileri!
Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!
Halkçı Kamu Emekçileri
AKPgillerin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından uygulamaya konulan ve Çocuk işçiliğinin yasal kılıfına uydurulmuş hali olan MESEM bu defa Hatay’ın İskenderun ilçesinde bir pastanede stajyer olarak çalışan 16 yaşındaki Mahir Buğra Karagön’ü hayattan sevdiklerinden kopardı. Hem de tatil olan 1 Mayıs Birlik, Dayanışma, Mücadele gününde. Mahir’i bir iş kazası sonucu değil bir MESEM iş cinayetine kurban verdik. Bu ilk değil ne yazık ki son da olmayacak.
FİSA Çocuk Hakları Merkezi (FİSA ÇHM) “Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu 2025’e göre 2025’te en az 115 çocuk, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Bunların 95’i doğrudan çocuk işçi ölümü, 20’si ise işyerinde meydana gelen kazalar olarak kayda geçti. Raporda, bu verilerin çocuk işçiliği ve emek sömürüsünün ulaştığı boyutu ortaya koyduğu belirtilirken, Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) kapsamında “öğrenci” statüsüyle çalıştırılan çocukların da bu yaşam kayıpları arasında yer aldığı ifade edildi. (https://www.isigmeclisi.org/21628-fisa-2025-te-en-az-892-cocuk-onlenebilir-nedenlerle-yasamini-yitirdi)
Çocuklarımızın iş güvencesiz çocuk işçiliğinin yasal modeli olan MESEM çocuklarımızın eğitim haklarını yok saymanın yanı sıra onların bedensel, duygusal , zihinsel ve sosyal gelişimlerini de tehdit eden bir uygulamadır.
Yine İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin verilerine göre; 2013’ten 2024’e kadar 713 çocuk çalışırken hayatını kaybetti, 9 çocuk ise MESEM kapsamında çalışırken öldü. Yine İSİG Meclisi verilerine göre, ağustos ayında hayatını kaybeden 192 işçinin 13’ü 14-18 yaş aralığındaydı.
Diğer yandan MESEM’lere kaydolan çocukların büyük çoğunluğunun orta ve dar gelirli ailelerden geldiği bilinmektedir. Sosyoekonomik düzey düştükçe çocukların bilişsel gelişim açısından daha geriden geldiği düşünüldüğünde, akranlarını yakalayabilmeleri için özel çabaya gereksinim duyan çocukların, işyeri ortamında bu farkı kapatabilmeleri mümkün görünmemektedir.
3308 sayılı kanunda “Tehlikeli ve çok tehlikeli işler veya özellik arz eden mesleklere alınacak çırakların öğrenim ve yaş durumu, ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça belirlenir” hükmü yer almaktadır. Çocukların değil “tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde”, bunların dışındaki işlerde bile çalıştırılmaması gerekir. Çünkü bütün işyerlerinde belli ölçülerde her türlü risk vardır. Çocuklar için riskin olmadığı bir işyerinden söz edilemez.
ILO belgelerinde “çocuk işçiliği”, çoğu kez çocukları çocukluklarını yaşamaktan alıkoyan, potansiyellerini ve saygınlıklarını eksilten, fiziksel ve zihinsel gelişimleri açısından zararlı işler olarak tanımlanır. Bu tanımlar kapsamında çocuk işçiliğinin çocukları köleleştireceği ailelerinden ve eğitimlerinden koparacağı, onları ciddi tehlikelerle, hastalıklarla karşı karşıya bırakacağı aşikardır.
MESEM kapsamında çocukların;
Asgari ücretin altında maaş aldığı,
Çalıştıkları işyerlerinde sık sık iş kazalarına maruz kaldığı (ölümlü, ciddi yaralanmalı)
Eğitim yerine üretime odaklandığı son iki yıllık uygulamalarla açıkça ortaya konmuştur.
Programla birlikte çocukların yetkin yetişkinlerin süpervizyonu ve gözetimi olmaksızın, tek başına veya bir iki arkadaşıyla tüm yılını bir işyerinde geçirmesi, her tür istismara ve arkadaş grubundan kopuk halde, yalnız ve savunmasız kalmasına doğrudan yol açmaktadır. Diğer yandan çocukların ticaret ve piyasaya yönelik bir işte ucuz ve güvencesiz şekilde uzun süreli (1-4 yıl) çalıştırılmaları, ucuz iş gücü faaliyetinin bir parçası haline getirilmeleri de ekonomik sömürü olarak bir istismar çeşididir.
En önemlisi de bilgi-bilim öğretiminden uzak, bir mesleğin rutinleri ile sınırlı, doğrudan işçiliği esas alan bu model eğitim-öğretim sayılamaz. Binlerce yıldan bugüne eğitim-öğretimin iki temel amacı, çocukların beceri ve bilgi edinimini sağlamaktır. Beceri edinimi bir işin rutin sürdürümü değil, çocuğun her tür potansiyelinin açığa çıkarılması ve geliştirilmesidir. Bilgi edinimi ise hayatın ve dünyanın işleyiş tarzlarını, bireyin fiziksel ve biyolojik hayat hikayesini, biyolojik hikayesini mekanizmalarını-sistemini, tarihlerini ve değişim-dönüşümlerini kavrayabilmek demektir. Gerek beceri edinimi gerekse bilgi edinimi bakımından MESEM’ler, olumlu bir model olmadığı gibi, aksine farklı beceri ve bilgi edinimlerini örseleyici, çocuğu bir sınırlı ve savunmasız bir ortama zorlayıcı, her tür tehdit ve riske açık hale getirici bir özelliktedir.
Eğitim ortamının yerini işyeri ile değiştiren, sınıfsal eşitsizlikleri derinleştiren, çocukları ihmal ve istismar riskine açık hale getiren MESEM’ler en yakın zamanda kaldırılmalı, çocuk işçiliğiyle mücadele kararlı biçimde sürdürülmeli, çocuk işçiliğinin tamamen yasaklanması sağlanmalıdır. Eğitim politikalarında çocuğun üstün yararı, katılım hakkı ve gelişim potansiyeli esas alınmalıdır. Çocukların örgün eğitim dışına çıkmasına neden olan bütün, bireysel, toplumsal ve ekonomik sorunlar ortadan kaldırılmalı, herkesin eşit ve özgürce, akıl ve bilime dayalı eğitim olanaklarına kavuşması sağlanmalıdır.
Bunun için artık söylemden, yazmaktan öte bu çürümüş gerici ve okullarımızı peşaver medreselerine çeviren her türden zihin bedensel hasara uğratan eğitim ortaçağcı gerici sistemi kaldırılmalıdır.
Halkçı Kamu Emekçileri olarak çocuklarımız için Demokratik Halk İktidarıyla insanca yaşayacakları eşit özgür bir dünya kurma mücadelesi kazanılana kadar devam edecektir.
HALKÇI KAMU EMEKÇİLERİ